Hayata Röveşata Çeken Adam

     Marc FORSTER imzalı, başrolünde Tom HANKS’ in yer aldığı A Man Called Otto (Hayata Rövaşata Çeken Adam), yalnızca huysuz bir adamın hikâyesini anlatmakla kalmayan; izleyicisini kendi geçmişiyle, yaralarıyla ve umut etme biçimiyle yüzleştiren bir yapım.

     Hayat bazen, daha gözlerimizi dünyaya açtığımız anda başlar bize yüklerini vermeye. Kiminin şansı, sevgiyle ve güvenle sarılmış bir başlangıçken; kimimiz, eksiklerin, kırılganlıkların ve görünmez yaraların içine doğarız. Henüz ne olduğunu bile anlamadan, bize ait olmayan duyguları taşımaya başlarız. Belki de bu yüzden zihnimiz, çocukluğumuza dair pek çok şeyi bulanıklaştırır, unutturur; çünkü o yüklerle baş edebilmek için hatırlamamak gerekir. Unutmak, aslında devam edebilmenin bir yoludur. Ve tam da bu noktada hayat, bizi “umut” denilen o kırılgan ama bir o kadar dirençli duyguyla tanıştırır. Çünkü insan, ne kadar ağır başlarsa başlasın, yaşayabilmek için tutunacak bir anlam arar.

     İzlediğim Hayata Rövaşata Çeken Adam filmi tam da bu yerden yakaladı beni. Hayatın bazı insanlara daha en başından adil davranmadığını, ama yine de onların içlerinde bir yerlerde yaşamaya devam eden o dirençli parçayı çok sade ama çarpıcı bir şekilde anlatıyordu. Umut…

     Umut hayatımıza bir kez girdikten sonra, her tökezleyişte yeniden ayağa kalkmak için bir sebep buluruz. Yaşamaya değer küçük şeyler… tutunacak ince dallar… Filmdeki karakterlerin işlenişinde tam olarak bunu gördüm; en zor anların içinde bile insanın içinden vazgeçmeyen o küçük ama güçlü sesi.

     Ama hayat durmaz. Biz umut edip çabalamaya devam etsek de, o yeni yükler, yeni sınavlar getirmeyi sürdürür. Omuzlarımıza binen her ağırlık, ruhumuzda ördüğümüz duvarlara bir tuğla daha ekler. Ve bir gün, fark etmeden, o duvarların ardında sıkışıp kalırız.  Otto ‘ nun adım adım o duvarları nasıl ördüğünü izlemek, insanın kendine bakmasına neden oluyor.

     Büyüdükçe çocukluğumuzdan farklı olan şey ise artık unutmanın kolay olmadığıdır… Yaş aldıkça tuğlalar çoğalır. Duvar yükseldikçe, yaşamayı hatırlamak zorlaşır. O duvarları bir anda yıkmak, umutsuzluğun içinden çıkmak kolay değildir. Hatta o taş duvarların sağladığı sahte güvene alışmış bir yetişkin için, dışarı çıkmak daha da ürkütücüdür. Film, tam da bu noktada insanın en çok korktuğu şeyi yüzüne vuruyor: alıştığımız acının, bilinmez bir umuttan daha güvenli gelmesi.

     Ama içimizde hâlâ bir ses vardır. O tuğlalardan sıkılan, nefes almak isteyen, yaşamak için direnen bir parça… Çocukluğumuz. Film boyunca en çok hissettiğim şey de buydu; ne kadar bastırsak da içimizde bir yerin hâlâ hayatta kalmaya çalıştığı.

     İçimizdeki çocuk hâlâ yaşamak ister. Biz ise çoğu zaman onu duymayı ihmal ederiz.

     Gelecekteki çocuğuma bir not:

Her ne yaşıyor olursan ol, içindeki çocuğu kaybetme. Gözlerinin içinden gülen o çocuğun, yaşamaya ve umut etmeye devam etmesine izin ver.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ TİYATRO OYUNU ELEŞTİRİ YAZISI

ETEKLER VE PANTOLONLAR TİYATRO OYUNU ELEŞTİRİ YAZISI

KEL DİVA TİYATRO OYUNU ELEŞTİRİ YAZISI