SİL BAŞTAN
Bizleri uzun bir düşünce yolculuğuna çıkaran bu filmin başrollerini Jim Carrey ve Kate Winslet üstlenmektedir. Carrey, filmde Joel adında içe dönük bir karakteri canlandırır. Joel’in günlüklerinden ve yaşam alanından anladığımız üzere, kendi kabuğunda yaşayan, monotonluğun gelgitleri arasında varlığını sürdüren bir adamdır. Hayatının büyük kısmını karanlık ve tekdüze bir biçimde geçirmeye alışmışken, karşısına çıkan bir kadın sayesinde bilinçaltında özlemini duyduğu renkli dünyanın kapıları aralanır.
Bu kapıyı aralayan isim ise Winslet’in hayat verdiği Clementine’dir. Renkli saçlarından da anlaşılacağı üzere Clementine, dışa dönük, enerjik ve yaşamın sancılarını süsleyerek eğlenceli hale getirmeyi tercih eden bir kadındır. İlk bakışta bu iki zıt karakterin birbirine ilgi duyması şaşırtıcı görünse de, aslında derin bir gerçeğe işaret eder: İnsan, içindeki eksik ve yarım kalan yanını “öteki”nde tamamlama arzusuyla hareket eder.
Elbette aşkın kimyasal bir boyutu vardır; ancak psikolojik etkenlerin seçimlerimizde ve hayatı yaşayış biçimimizde daha baskın rol oynadığı da inkâr edilemez. Bu nedenle, karanlık dünyasına renk katmak isteyen Joel, Clementine’e kayıtsız kalamamış; hareketli ve enerjik yaşamına alışmış Clementine ise özlemini duyduğu dinginliği Joel’de bulmuştur. Bahsettiğimiz varoluşsal problemler de, çocukluk travmalarımız da aslında özünde saf bir sevgi arayışına dayanır. Ancak deneyimlerimiz ve karakterimiz devreye girdiğinde, bu sevgi arayışını ifade etme ve yaşama biçimlerimiz farklılık gösterebilir. Bu farklılıklar, ilişkilerin başlangıcında bizde merak uyandırarak çekici görünebilir; ancak ilerleyen dönemlerde öfke duyduğumuz ya da baş etmekte zorlandığımız sorunlara dönüşebilir. Çünkü geçmişten getirdiğimiz deneyimler, merak ettiğimiz “öteki”yle karşılaştığımızda aslında nasıl davranacağımıza dair bir yol haritamız olmadığını gösterir. Zamanla bu belirsizlik, kaygı ve sorunlar şeklinde karşımıza çıkmaya başlar. Filmin başlarında, birbirlerine merakla yaklaşan ve içlerindeki boşlukları birbirlerinde doldurabileceklerini düşünen bu çiftin, zamanla öfke ve tahammülsüzlük geliştirmeleri bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.
Daha önce bahsettiğim aşkın kimyasal çekimin, çiftlere bu tahammülsüzlüklerle baş etme gücü verdiğini düşünüyorum. Filmde karakterlerin bilinçaltı yolculuklarında, birbirlerinin çocukluklarına temas ederek destek olmaya çalışmaları, uyumsuzluklarının içinde filizlenen şefkat duygusunu izleyiciye aktarıyor. Özellikle Joel’in çocukluk anılarından birinde, iki çocuğun el ele vererek bir sorunun üstesinden gelmesi, farklılıkların buluştuğu bir kesişim noktası olarak öne çıkıyor. Çocuklukta sevginin daha saf hâliyle, bu kesişim noktalarını fark etmek ve deneyimlemek mümkünken, yetişkinlikte yaşanmışlıklar devreye girince aynı başarıyı göstermek çoğu zaman zorlaşıyor.
Filmin bir başka sahnesinde, Joel kadına iyi biri olduğunu söylerken kadın kendini şirret olarak tanımlıyor. Yani Joel' in hayalini kurduğu ile kadının kendini tanımlası birbirinden oldukça farklı. Burada ilgimi çeken nokta, başta bahsettiğim ihtiyaçlarımıza yönelik partner seçimimiz. İlişkilere başlarken bu duygu temelinde hareket ettiğimizde, ister istemez karşımızdakini olduğu gibi kabul etmek yerine, ihtiyaçlarımıza uygun, hayalini kurduğumuz dünyaya uyum sağlamaya zorluyoruz. Bu da zamanla karşımızdakini yanlış tanıdım hissine kapılmamıza ve ilişkilerin içinden çıkılmaz bir hale gelmesine sebep oluyor.
Filmin en temel ve en ilgi çekici temalarından biri, çiftin birbirlerini zihinlerinden sildirme isteğidir; bu konu, psikolojik ve duygusal açıdan başlı başına incelenmeye değerdir. İlişkilerinin devam etmeyeceğini fark eden çift, aralarındaki güçlü kimyasal çekime rağmen, bu duygularla mücadele etmek yerine ilişkileri bittikten sonra, zihinsel silme işleminin daha kolay bir çözüm olacağını düşünür. Aslında süreci başlatan kişi, karakteri gereği sabırsız ve hayatı “kaçırıyormuş” hissiyle yaşayan Clementine’dir. Olumsuz duyguların ağırlığından kurtulmak isteyen Clementine, Joel’i zihninden silmeye karar verir.
Joel, bu durumu öğrendiğinde önce tepki verir, ardından aynı işlemi kendisi de yaptırmak ister. Ancak işlem sırasında hissettiği yoğun duyguların etkisiyle silme sürecini durdurmayı düşünür ve kendi bilinçaltında bir mücadele başlatır. Bu süreçte, Clementine ile dolaylı bir temasa geçer; böylece, yaşadıkları olumsuz olaylar ve ilişkinin sona ermesi, her ne kadar dışarıdan olumsuz görünse de, aslında kendi iç dünyaları için ne kadar dönüştürücü ve yapıcı olduğunu fark eder. Joel, kendisine bu kadar derin temas eden Clementine’i, ilişkinin sonucu ne olursa olsun zihninden silmek istemediğini anlar.
Sonuç olarak, bu bilinçaltı savaştan galip çıkan olmaz. Çift, silme işlemini yaptırdıklarını çok daha sonra tesadüfler sonucunda öğrenir. Bu keşif, aynı zamanda birbirleri hakkında söylenmiş birçok kasetin varlığını da ortaya çıkarır. Kasetlerin içeriği, kimyasal çekimin yarattığı romantik etki yerine, çiftin kendi duygusal çıkmazlarının ötekine yansımasını gösterir; yani, bireyler kendi zorluklarını ötekiyle paylaşınca ne kadar dayanılmaz ve çekilmez hâle geldiğini ifade eden, çoğunlukla eleştirel ve yargılayıcı cümlelerle ifade etmiştir. Bu zorlu cümleleri dinleyen çiftin ilk tepkisi, doğal olarak birbirlerini itmek olacaktır. Ancak geriye dönüp bakıldığında, söylenen sözler ne kadar acı verici olursa olsun, paylaşılan bir büyüme süreci ortaya çıktığı görülür. Karakterler, birbirlerine temas ederek gelişmiş ve kendi iç dünyaları adına birçok farkındalık kazanmıştır. Bu yoğun emek sonucunda Joel, hissettiği yakınlık duygusunu her şeye rağmen daha kıymetli görür ve yaşanan her şeye “tamam” demeyi seçer; film de bu sahneyle sonlanır.
Bu sahneden çıkarılabilecek mesaj, boşluklarımızı doldurmak amacıyla hayatımıza aldığımız ilişkilerin, bazen beklediğimizden daha çok, bu boşlukları derinleştirip yaralar açabileceğidir. Önemli olan ise bu yaraların ilişkiler içinde görünür hâle gelmesi ve anlamlandırılmasıdır; yaraları tamamlamaya ya da doldurmaya çalışmak yerine, varlıklarını fark ederek deneyimlemek, hayatı daha yaşanabilir kılar. Filmdeki son sahne, bu kabule geçişin güzel bir örneğini sunar.Gerçek yaşamda ise hikâyeler ve durumlar oldukça kişiseldir; yaraların görünmesinden boşlukların fark edilmesine kadar herkesin deneyimi farklı olacaktır. Film, ilişkilerin çıkmazlarına ışık tutarken, aynı zamanda “Farklı deneyimler mümkün olamaz mıydı?” sorusunu da akıllara getiriyor. Acaba en başından boşluklarımızı doldurmak ya da köşelerimiz çarpıştığında birbirimizi itmek yerine, kişisel deneyimlerimizi anlamaya çalışarak kendi yüzey alanımızı oluşturmak mümkün müdür? Bu evren boşluğunda
yeni bir dünya yaratmak mıdır, yoksa deneyimler sonucu ulaşılabilecek doğal bir süreç midir?
Eminim ki izleyen herkes, kendi iç dünyasıyla şekillenecek ve yapımı kendi perspektifinden anlamlandıracaktır. İzleyecek olanlara şimdiden iyi seyirler diliyorum. Sevgi ve sanatla kalın.
Yorumlar
Yorum Gönder